8 Kasım 2009 Pazar

"90’lar şiirine genel bir bakışta, diğer pek çok duygunu yanı sıra içimde bir acıma duygusu uyanıyor. "

Ahmet Antmen'in Mevsimsiz'deki "Şiire Hangi Yıldan Girilir" başlıklı yazısıdan...


90’lı yıllarda durum daha da değişik. İmge, yine şiirin tek olanağı olarak görülüyor. İmge için imge; yani saf şiir gericiliğinden imge için şiir bağnazlığına geçiliyor. Bütün değerlerin birbirine karışmaya başladığı bir dönemde, magazinleşme-soysuzlaşma-popülerleşme-tektipleşme...gibi olgular göze çarpıyor. Hayati Baki, Kavram Karmaşa dergisinin Mayıs-Haziran 1997’deki sayısında şöyle yazıyordu: “Sonunda olacağı buydu, olan oldu: şair, showman artık. Postmodernizmin, kırsalla kenti; feodalle burjuvayı; şifahilikle bilgisayarı; tesettürle apışarasını; lahmacunla beyaz şarabı; sufiyle tanrıtanımazı; telmihle metaforu; dış görünüşle özü; kimlikle kişiliği; inançla aklı; itaatle başkaldırıyı; simyayla kimyayı; osmanlıca’yla latinceyi; ‘benim terörüm iyidir’le insancıllığı; naif monarkla demokrat’ı; ümmiyle bilgini; barbarla aydını; karaoke’yle kendisi olmayı; sahtekârla doğrucu olanı; camiyle meyhaneyi; sokakla evi; silahla kalemi; ferdi tayfur’la ludwing van beethoven’i; hicap giyimle benetton’u; yanılsamayla gerçekçiliği; mavalla yazınsalı; yazanla yazarı; müteşairle şairi; miirle şiiri postmodernce mass etmesiyle olan oldu işte: talk showman olamadıysa da showman oldu şair.”
İmge ve simge öbekleri oluşturulmaya bir yandan İngilizce-Fransızca; diğer yandan Arapça-Farsça sözcükler şiirimizi istilaya girişti. Tatlılardan aşureye benziyordu şiirimiz. Ne bulunduysa, elde kalan ne varsa katılıyordu ona. Yanlış anlaşılmaması için bir ek yapmakta fayda var. Dilimize yerleşmiş sözcüklerden değil; karşımıza çıktığında biçiminden öte hiçbir anlam ifade etmeyen harf yığınlarından bahsediyorum. Herkes bir mucitti artık. Kim ne bulduysa getirip katıyordu şiirine. Rastlantılardan dahiyane üretimler umuluyordu. İmgenin özgünleştirici yönüne ve her şaire yeni bir yatak açacağına dair savlarsa boşa çıktı. Belki de her dinin tanrısı en çok kendine inananlardan çeker. İmge de en çok kendisine tapan şairlerden çekti. Belli bir bileşimin anlamlı bileşeni olarak değil de akla esen yerde kullanıldı. Bir diğer deyişle, heba edildi. Şiirin anlamdan uzaklaşma serüveninde metin okura yabancılaştı. İmgeler, Divan Edebiyatı’nın mazmunlarına dönüştü. Ve şairlik imge yaratma uzmanlığına indirgendi. Metin merkezli bakış açısı edebiyatımıza egemen oldu. Kimliği ve duruşuyla şair gözden kaçırıldı. Metni şairinden bağımsız değerlendirelim savı; şairin sorumsuzluk istemine dönüştü. Hayata ve insana dair sorumluluk almaktan kaçan; yaşamı dönüştürme gayesinden ve muhalif refleksten uzaklaşan bir toplam kendisine şair etiketi yapıştırdı. Burada bir parantez açarak, şunu söylemeliyim. Ben, 90 şiirinin toptan reddi niyetinde değilim; ama genel eğilimden bahsedeceksek de eğri oturup doğru konuşmakta fayda var. İşin olumlu tarafıysa bu genel eğilimin merkezileşememiş olması.
90’lar şiirine genel bir bakışta, diğer pek çok duygunu yanı sıra içimde bir acıma duygusu uyanıyor. Daha doğru bir deyişle, şiiri yazana karşı bir acıma duygusu uyanıyor. Her şair kendinden başlar yola; ama sonunda bir insanlık değerine taşır bizleri. Ortaklaştığımız noktalardan yepyeni çağrışımlara götürür bizi. Bahsettiğim güruhtaki şairlerin yoluysa kendilerinden başka hiçbir yerden geçmiyor. Geliyor kendilerine, kendi bedenlerine takılıyor. Kan-ölüm-irin-intihar...benzeri sözcükler, şiirimizin hiçbir döneminde bu kadar fazla yer almamışlardır herhalde. Belki, Divan Edebiyatı’nın belli dönem ve isimleri hariç. Ne var ki, orada bile çok farklı bağlamlarda kullanılmıştı, sıralanan sözcükleri çağrıştıran sözcükler ve söz öbekleri. Şairin bedeni, cinsel tercihleri, bunalımları hiç bu kadar orta malı edilmemişti. Şiir gibi şair de metalaşıyor. Artık her ikisi de getirdikleri kazanç üzerinden anlam ifade ediyorlar. Melankoliklikleri, depresiflikleri, aşk kelebeği oluşları, intihar girişimleri şiirde ve şairin yüz ifadelerinde aranacak. Kendisi için; vah yazık, acı çektiği ne kadar da belli, denilen altılıyı vuracak. Şairlerimizi acınacak birer seyir malzemesi haline kim getirdi? Üstelik, fazlasıyla arabesk olan bu tutum bizimki gibi bir toplumda bile bir paylaşım doğurmadı. Yani, kimse; adam da benim çektiklerimi çekmiş, demedi. “Vah, yazık” dediler. Şairi hüzünlü bir duygu sömürücüsü, şiiri okunulamaz bir bulamaç durumuna sokan kim? Şiiri, magazin şovu aracına dönüştürenler, şiir kitabı yayımlayan dansözler, İbrahim Sadriler, Ahmet Selçuklar, Sibel Gökçeler... Onların pek bir suçu yok, suç edebiyatın reflekslerini, tepkilerini zayıflatanlarda.

Digg Google Bookmarks reddit Mixx StumbleUpon Technorati Yahoo! Buzz DesignFloat Delicious BlinkList Furl

2 yorum: on ""90’lar şiirine genel bir bakışta, diğer pek çok duygunu yanı sıra içimde bir acıma duygusu uyanıyor. ""

zamanlekesi dedi ki...

kesinlikle...

YELIZ SENAY dedi ki...

'Şiir gibi şair de metalaşıyor. Artık her ikisi de getirdikleri kazanç üzerinden anlam ifade ediyorlar. Melankoliklikleri, depresiflikleri, aşk kelebeği oluşları, intihar girişimleri şiirde ve şairin yüz ifadelerinde aranacak. Kendisi için; vah yazık, acı çektiği ne kadar da belli, denilen altılıyı vuracak. Şairlerimizi acınacak birer seyir malzemesi haline kim getirdi? Üstelik, fazlasıyla arabesk olan bu tutum bizimki gibi bir toplumda bile bir paylaşım doğurmadı. Yani, kimse; adam da benim çektiklerimi çekmiş, demedi. “Vah, yazık” dediler. Şairi hüzünlü bir duygu sömürücüsü, şiiri okunulamaz bir bulamaç durumuna sokan kim?'