2002.. sezai sarıoğlu yazıyor...
“Şairleri okusalardı, filozoflar ne çok şey öğrenirlerdi…” Gaston Bachelard
Birkaç yıldır şiirin popülerleşmesinden ve kendini hayatın bütün alanlarına kabul ettirmesinden söz ediliyor. Bu söylem 2002 yılında da sürdü. Daha doğrusu, şairin/şiirin “divanda ve dergahta” daha çok görünür olmasının ortaya çıkardığı nicelik kutsanarak, şiirin olmazsa olmazı olan özgürlükçü niteliğin unutturulduğu bir söylem 2002’ye de egemen oldu. Aslında şiirin popülerleşmesi ile kitlelerde gerçek karşılığını bulması iki farklı olgu. Şiir kitaplarının halen yayınevlerince kar getirmediği için “prestij kitaplar” olması, ünlülerin şiir kitaplarının bile birkaç bin basılıp satılması, şiir dergilerinin okurlarının sayısının zaman zaman binleri bile bulamaması gibi yakıcı gerçekler düşünüldüğünde, popülerleşme söyleminin bir piyasa yanılsamasını yeniden üretmekle eş anlamlı olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Evet, şiirde görülen nitel ve nicel olarak bir yaygınlaşma eğilimi, şiirle-hayat, şiirle kamuoyu arasında daha gerçek ilişkiler kuruluyor olması şiirin 2002 yılında nitel ve nicel bir sıçrama yaptığı anlamına gelmiyor. Şiirin, özellikle İbrahim Sadri, Yusuf Hayaloğlu, Ahmet Selçuk İlkan gibi son yıllarda medyada sahne alan isimler kanıt gösterilerek popülerleştiği iddiası ise olgulara hangi etik, estetik ve politik çerçeveden bakıldığı ile doğrudan ilgilidir. (Tiyatrocu-şair Yılmaz Erdoğan örneğini bu örneklerden ayrı incelemek gerekir…) Bu örneklerde popülerleşen şeyin şiirin nesi olduğu sorusunun yanıtı, kolaylıkla “hiçbir şeyi olur” şeklinde verilebilir. Ama sorun bir beğeni sorunu da değil, dahası kimin şair, neyin şiir olduğu meselesi kısa zamanda insanı “bilirkişi” veya “cevap anahtarı” konumuna da sokabilir.
Bu konu daha temelde, şair / şiir-reklam, şair /medya başlığıyla özel olarak incelenmesi gereken bir konudur. Dilin her zaman hayali ve yanılsamacı bir yönü vardır… Egemen dil ise içinde hem nedeni hem de sonucu olduğu resmi tarih teorisi gereği bu yanılsamayı en uç boyutlarda iktidar hali olarak yaşar. Egemenlerin bir yandan, “Aleyhistan’da yeni bir lehçe olmak” (Can Yücel) isteyen sözü / dili bastırırlarken diğer yandan, Ece Ayhan’ın “Esas duruş, mülkün temelidir”şeklindeki yirmi dört ayar altın cümlesine göre kurgulanmış bir ilişkiler bütünü güzelleyen sözü / dili kışkırtmaları rastlantı değildir. Reklam sektörü egemenler tarafından kışkırtılan dilin en gelişkin ve hızla örneğidir. Bu nafile durum, dilin özgürlükle ilişkisinin koparılıp onun direkt olarak “karın tellallığına” indirgenmesi olarak özetlenebilir. Nurdan Gürbilek’in “Vitrinde Yaşamak” kitabındaki şu saptamaları konumuz bağlamında önemlidir: “Artık adlar ve sıfatlar keyfi bir düzen içinde, yalnızca çağrışım güçleriyle, istenilen yerde alıntılanabilecekti. Burada ilginç olan, reklamcılığın ve basının kışkırttığı bu hayali dilin, bu keyfi söz düzeninin, hakikat arayışı ile bütün bağlarını koparmış bu söz oyununun kendisini bu kadar kısa bir zaman dilimi içinde bu kadar sahici kılabilmesi, kısa sürede birçok alanda birden yeniden üretebilmesiydi…” İşte bu alanlardan biri de şair ve şiir alanıdır… 12 Eylül 1980 ile başlayan sürecin, 1985’lerden sonra,kapitalizmin yerel ve evrensel dinamiklerinin çıkarları gereği hızla medyatikleşmesi sonucu son yıllarda şiirin de “medya yengeç sepetine” girmesi ile taçlandı! Şiir/şair böylece medyanın ve sistemin gereksinmeleri doğrultusunda kahramanlaştırıldı! Egemenler bir bakıma şiiri ve şairi, tarihin emri medyanın kavliyle “ipsiz bağlamayı” başardılar. Bu ilk ve son tahlilde şairin ve şiirin şairi ve şiir tanımlayan kurucu ögelerden eksilmesini öneren ve şairi / şiiri popülerlik üzerinden sisteme, resmiyete yeniden döndürmek isteyen bir süreçtir. Bu açık seçikliğe karşın şiir alanında kendine sosyalist olarak sağlam yer edinen şairlerin de, “Abdesti sağlam alırsan namazı sakatlamazsın” mantığıyla bu alanda şanslarını denemeye başlamaları, sistemin bizim mahalle içindeki ideolojik ve siyasi hegemonyasının ne denli işlediğine kanıt olarak da gösterilebilir. Şiirin medyatik alanda bir gösteriye / orta(lık) oyununa, şairin ise “orta oyuncusu”na dönüştürülme süreci, “ün”lenme gibi duyguların yanı sıra, geçmişte kendini sosyalist olarak tanımlayan pek çok sanatçı, edebiyatçı ve şair için, genel olarak egemen ideolojinin ve özel olarak ise resmi tarihin kurucu ögesi olan Kemalizm’in tekrar ideolojik ve politik bir referans haline gelmesiyle de ilgilidir. Ez cümle; 2002 yılı boyunca şiir pek çok bakımdan medyanın ve reklam dünyasının daha çok ilgi alanına girdi ve pek çok şair kendini bu alanda yeniden üretmeyi “şiirin başarı”sı olarak da görmeye başladı… Oya gerçekte reklam dünyası ve medya dünyası kazandı. Ve bizlere, medyanın kapsam alanına giren arkadaşlarımızın ardından “Hep sen kazanırsın ey çözümsüzlük” demek kaldı…

0 yorum: on "“Hep sen kazanırsın ey çözümsüzlük”"
Yorum Gönder